Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

ATATÜRK VE GÜREŞ

                İtalyan’ları yenen Milli Güreş takımımız, Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkünde büyük Atatürk tarafından davet ve kabul olunup, yemeğe alıkonulmuştu. Atatürk İtalyanlar karşısında, parlak bir sonuç almış olan güreşçilerimizi teker teker kutlamış, bu arada özel bir sevgi duyduğu, sevimli ağır sıklet şampiyonumuz Çoban Mehmet’e takılmaktan da kendini alamamıştı;

-“Sen, herkesi kolayca yeniyorsun Mehmet” demiş, sonra ilave etmişti,

-“Seninle güreş tutsak, beni yenebilir misin?”

Koca Çoban, çocuksu bir mahcubiyet içinde, başını öne eğerek;

-“Sizi bütün cihan yenemedi Paşam, ben nasıl yenebilirim?” demişti.

Büyük Atatürk, Çoban Mehmet’in bu cevabı karşısında pek duygulanmış ve aslan yapılı ağır sıklet şampiyonumuzu alnından öpmüştür…

                “Türk Milleti anadan doğma sporcudur. Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerinde güreşirken görürsünüz” sözü ile güreşi, Türker’in Milli Sporu olarak nitelendirmiştir.

ATATÜRK VE FUTBOL

                Atatürk, yakın arkadaşı Kılıç Ali’nin evine, ani bir ziyaret için uğradığında, evde başka kimse bulunmadığı için, devrinin ünlü futbolcusu Gündüz KILIÇ tarafından ağırlanmıştı. Atatürk şerbetini yudumlarken “gel şöyle otur da seninle konuşalım biraz” dedi ve bana karşısındaki koltuğu gösterdi. Oturdum ama inanın, içimin yağları eridi. İşin asıl zor tarafının bundan sonra başlayacağını hissediyordum. Çünkü Atatürk’ün, özellikle gençlere, değişik zeka soruları sorarak, onları imtihan etmekten pek hoşlandığını biliyordum. Mahcup olma korkusu bütün benliğimi sarmıştı. Fakat çok şükür sorduğu soru, korktuğum türden olmadı.

                O sıralarda Milli Futbol takımımız, Halkevleri Takımı adı altında, Rusya’da 5-6 maç yapmıştı. Maçların çoğunda fena sonuçlar alınmıştı. Yaşımın pek genç olmasına rağmen ben de kadroya alınmıştım. Ülkesinde olup biten her şey ile ilgilenen Atatürk’ün, Rusya yenilgileri de gözünden kaçmamıştı. İlk sorusu “neden yenildiniz?” oldu. Kem küm ederek bir şeyler söylemeye çalıştım. Atatürk, pek üstelemeden ikinci sorusunu sordu; “Peki bu yenilgiler seni çok üzdü mü?” dedi. Son derece üzüldüğümü anlatmaya çalışırken bir el işaretiyle beni susturup kendi konuştu;

                “Dünyada yenilmeyen kimse, yenilmeyen ordu, yenilmeyen takım, yenilmeyen kumandan yoktur. Yenildikten sonra üzülmek de doğaldır. Ancak bu üzüntü insanın maneviyatını yok edecek, onu çökertecek seviyeye varmamalıdır. Yenilen, hemen toparlanmalı, kendini yeneni yenmek için olanca gücüyle ve azmiyle daha çok çalışmalıdır” dedi. Sonra futbolun nasıl oynandığını anlatmamı istedi. Hemen kağıt kalem aldım. Oyun sahasını çizerek, o zamanki değimiyle müdafileri (savunma oyuncuları), muavinleri (orta saha oyuncuları) ve muhacimleri (forvetleri) yerlerine yerleştirip, onların görevlerini ve ana kaideler (kurallar) ile hedeflerini anlattım. Atatürk;

“Yahu desene, bizim harp oyunları gibi bir şey sizin oyun da. Sizin işinizde de, strateji bilgisi ve kurmay kafası ister” diye önemser önemser başını salladı…

 ATATÜRK VE SU SPORLARI

Büyük Atatürk'ün yaptığı üç spor olduğu söylenebilir. Askerlik hayatında başladığı ve ömrünün son yıllarına kadar fırsat buldukça sürdürdüğü binicilik bunlardan biridir. Diğerleri, İstanbul da geçirdiği yaz tatillerinde devamlı olarak uğraştığı yüzme ve kürek sporlarıdır...

         Yaz aylarında, Florya Köşkünde istirahatta bulunduğu günlerde sandala binerek kürek çekmekten çok hoşlandığı bilinir. Onun kürek sporuyla ilgili bir anısını, 1930'ların ünlü kürek şampiyonlarından olan rahmetli Prof. Dr. Bedii Gorbon şöyle nakletmişti;

“Hiç unutmam; sene 1935 ve tarih de 29 Hazirandı. Galatasaray Lisesi’nde son sınıf talebesiydim. Rahmetli müdür muavini Muslih Peykoğlu, akşam çıkışta beni bekliyordu. “Yürü hadi gidiyoruz” dedi. “Nereye?” Diye sordum. Cevap vermedi doğru Bebek’e gittik. Galatasaray kulübü denizcilik lokali Bebek’teydi o zamanlar. Hoca, tek çifte futa’yı denize indirmemi istedi. Futayı denize indirdim. Ancak ondan sonradır ki, bana şu hususu açıkladı; Gazi Florya’da bizi bekliyor, kürek çekecek dedi. İşte o anda büyük bir heyecanın tüm benliğimi kapladığını hissettim. Adeta tir tir titriyordum.

Bir motor bizi aldı, Florya’ya götürdü. Köşkün önünde futayı motordan denize indirdik. Biraz sonra Atatürk köşkün iskelesinde göründü. Ayağında lastik pabuçlar, üstünde de slip bir yün mayo vardı. Gazi’yi ilk defa yakından görüyordum. Ne büyük insandı. Futaya bindi. 50 metre kadar kürek çektikten sonra yoruldu. Bana dönerek; “senin çok acayip bir sandalın var!..” dedi. “biraz sen kürek çek de göreyim…” Tam 45 dakika Atatürk’ü dolaştırdım. İnsana müthiş hamle veren bir hali vardı. O zamanlar Türkiye rekoru bendeydi. Eğer süreölçer tutulsaydı, bu rekoru çoktan kırmış olurdum o gün.

Gazi bu geziden çok memnun olmuştu. “Ne arzu ediyorsun?” diye sordu. Ne isteyebilirdim? Zaten dilim tutulmuştu. Onun varlığı benim için en büyük mükâfat değil miydi? “Sağlığınız Paşa’m dedim”. Hangi kulüpten olduğumu sordu. Galatasaraylı olduğumu söyledim. “Bütün arkadaşlarının gözlerinden öperim” dedi. Bizi eliyle selamladı. Hiç durmadan futa ile Bebek’e kadar kürek çektim. Kulübe geldiğim zaman haberi duyan bütün arkadaşların heyecan içinde beni beklediklerini gördüm. O gece heyecanımdan sabaha kadar uyuyamamıştım.

Büyük Atatürk’ün binip çektiği bu tarihi tek çifte futa, uzun yıllar Galatasaray Kulübü’nün denizcilik şubesi müzesinde muhafaza edilmişti. Büyük Atatürk, İstanbul’da bulunduğu yaz aylarında, özellikle Moda Koyu’nda yapılan yelken ve kürek yarışlarını “ACAR” motorundan veya “ERTUĞRUL” yatından izlerdi. Başta 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nda Moda Koyu’nda yapılan büyük deniz sporları şenlikleri olmak üzere, önemli yarışma günleri “ACAR” motorundan veya “ERTUĞRUL” yatı erkenden Moda Koyu’na gelip demirler, Atatürk ve beraberindekiler bütün günü burada yarışları izleyerek geçirirlerdi. Yarışmalar veya deniz şenlikleri başlayacağı saatte "Acar" motoru veya "Ertuğrul", Atatürk'ün yarışları en iyi şekilde izleyebileceği yere gelirdi. Büyük kurtarıcının yarışları izlemeye gelişi denizciler için de ayrı bir heyecan ve gurur vesilesi olurdu.

Yarışmalara katılacak teknelerin Cumhurbaşkanlığı yatı veya motoru önünden geçerken Atatürk'ü selamlayışları o güne bambaşka bir renk katardı. Atatürk, kendisini selamlayan sporculara küpeşte kenarından mukabelede bulunarak onlara en büyük teşviki (desteği) verirdi. Yarışmalar sona erdikten sonra Cumhurbaşkanlığı yatı veya motoru Moda Koyu'ndan demir alarak Florya istikametinde yola çıkarken koyu dolduran yelkenliler ve kayıklarda bulunanlar tarafından sevgi gösterileri arasında uğurlanır ve bu tekneler Atatürk'ün yatının arkasından Moda Burnu açıklarına kadar sevgi konvoyu halinde giderlerdi...
            Atatürk 1937 yılında Fenerbahçe ve çevresindeki gezinti ve denetlemeleri sırasında Fenerbahçe Burnu'nun Kalamış Koyu'na bakan kıyılarını beğenmiş ve buradaki köhne mendireğin derhal onarılması; Fenerbahçe kıyılarının gençliğin deniz sporlarıyla uğraşacağı bir merkez haline getirilmesi doğrultusunda ilgililere emirler vermişti.
Fenerbahçe Burnu'nun Kalamış Koyu'na bakan kıyılarının bu amaçla değerlendirilmesi ancak onun ölümünden sonra kendiliğinden doğan bir gereksinmeyle mümkün olabilmişti. Bu kıyıda bugün İstanbul Yelken Kulübü, Fenerbahçe Spor Kulübü ve Galatasaray Spor Kulübü'nün deniz sporları tesisleri sıralanmaktadır. Yan yana sıralanan bu üç tesis bugün Atatürk'ün bu kıyılar hakkındaki arzusunu dile getirmiş olmanın huzur verici tablosunu oluşturuyor.

ATATÜRK VE BİNİCİLİK

           "Ata en iyi binen yalnız Türk erkekleri değildir. Türk kadını da bu işi çok iyi bilir" diyen Atatürk'ün sevdiği sporlardan biri de ata binmektir. Savaşlarda sürekli ata binmiş, sonra da fırsat buldukça serbest bir spor olarak yapmıştır. Avrupa parkurlarında "Atatürk'ün Süvarileri" adıyla nam salan Cevat Kula, Saim Polatkan, Cevat Gürkan ve Eyüp Öncü adlı dört subay binicimizden oluşan Türk ekibinin uluslar arası başarıları da Ata'yı çok memnun etmiştir.

galleryimages5cfoto_haber5cataturk5c2_270

resim1_212

Atatürk, Sakarya isimli atı üzerinde ve Gazi Koşusunu izlerken…

ATATÜRK’ÜN TÜRK SPORUNA KATKISI

           Milli mücadeleye başlamak, Misak-ı Milli’yi ilan etmek ve Kuvayı Milliye’yi kurmak amacıyla, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı 19 Mayıs 1919 gününü de TBMM’nin 20 Haziran 1938 tarihinde 3466 sayılı kararı ile “GENÇLİK ve SPOR BAYRAMI” olarak kabul edilmesini sağlamıştır.

           Atatürk’ün direktifleri ile hazırlanan ve bugün de Türk Spor Örgütü’nün temelini oluşturan 3530 sayılı “BEDEN TERBİYESİ KANUNU” 29 Haziran 1938 günü kabul edilmiştir. Ata’nın hastalığı yüzünden, TBMM’nin 1 Kasım 1938’deki açılışında Başbakan Celal BAYAR tarafından okunan nutkunda spor için söylediği son sözleri şöyledir;

          “Her çeşit spor faaliyetlerini, Türk gençliğinin milli terbiyesinin ana unsurlarından saymak lazımdır. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan çok daha ciddi ve dikkatli davranması, Türk gençliğinin spor bakımından da milli heyecan içinde itina ile yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır. Türk gençliğinin, kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Yüksek Kurultay’ın kabul ettiği Beden Terbiyesi Kanunu’nun takibine geçildiğini görmekle memnunum…”

 ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ ASKERİNE CEVABI

           Çanakkale Savaşı sırasında keşif görevine çıkan bir Türk askeri, yakaladığı İngiliz askerini gırtlağından tutup Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına getirir. Paşa, İngiliz askerine; “Memleketinden kalkıp buralara niçin geldin?” der. İngiliz askeri; “Spor İçin” cevabını verir. Mustafa Kemal : “Bizim neferi (askeri) nasıl buldun?” diye sorar. İngiliz askeri; “Spor Bilmiyor” diye cevaplar.

           Bunun üzerine Mustafa Kemal; “Bana spor nedir?” diye sorarlarsa vereceğim cevap şudur: Spor; vatan ve milletin yüksek menfaatlerine tecavüz edenleri gırtlağından yakalayıp, memleket ve millet hadimlerinin huzuruna getirebilmek kabiliyeti maddiyesi ve maneviyesidir!” demiştir…   

 ATATÜRK ve BOKS

                Atatürk’ün boks ile ilgili bir anısına da, eski şampiyon ve rekortmen atlet rahmetli Ömer Besim KOŞALAY’ın anılarında rastlanır. 1925 yılında Ankara’da, İş Bankası’nın birinci kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen büyük baloya Atatürk de katıldı. Ömer Besim KOŞALAY bu anısın şöyle anlatmaktadır;

                “Ben 1924 yılında Kilyos’ta Amerikalıların “Kamp Peri” adını verdikleri spor kampında bir ay kalmıştım. Orada birçok kamp oyunları öğrenmiştim. Program sıkıcı olmasın diye, kısa sürecek eğlenceli oyunlar da hazırladım. Bunların en cazibi, gözü kapalı boks maçıydı. İki boksörün de gözleri mendille kapanıp, ayaklarına uzunca bir ip bağlanıyor ve bu şartlar altında dövüşe başlatılıyorlardı. İşin ilginç ve zevkli yanı, iki rakibin de maça başlarken böyle dövüşeceklerini bilmeleri, maç başladıktan sonra ise rakiplerden birinin gözündeki mendilin diğerine belli etmeden çözülüp çıkarılmasıydı. Bu durumda gözü kapalı olan, açık olandan sürekli dayak yiyordu tabii. Etrafı rahatsız etmemek için bu boks maçı için dört dakikalık zaman ayırmıştım. Maçın hakemliğini de ben yapıyordum. İlk iki dakikadan sonra, raunt arasında Kılıç Ali Bey beni çağırmıştı. Hemen yanına koştum;

                “Boks maçı Paşa’nın pek hoşlarına gitti, biraz daha uzatın” dedi. Emri derhal yerine getirdim. Dayak yiyen daha fazla dayak yemiş oldu tabii. Gece saat 03:00’e doğru hava iyice serinlemişti. Bahçeden çiftlik binasına geçildi. Dar ve ufacık pistte dans edenlerin arasına Atatürk de karıştı bir ara. Ben görevli olarak kenarda duruyordum. Ceketimin yakasında 1924 Paris Olimpiyat Oyunlarının rozeti vardı. Büyük adam dans sırasında birden yanımda duruverdi. Yakamdaki rozeti sordu. Bülbül kesiliverdim o anda. Paris Olimpiyat Oyunlarında koştuğumu, 1928’de Amsterdam’da yapılacak olan olimpiyat oyunlarına hazırlanmakta olduğumu söyledim. Bu sırada yanında Saffet ARIKAN’da vardı. Paşa tereddütsüz;

                “Saffet bu sporcuyu tanı, O Amsterdam’da olmalıdır” diye iltifatta bulundu. Hürmetle eğilip kendilerini selamlarken gülümseyerek baktı; “Boks maçını iyi yönettin, pek hoşuma gitti” dedi ve dansına devam etti…

 ATATÜRK ve TARİHİ FUTBOL MAÇI

                Büyük Atatürk’ün ilgiyle seyrettiği bir futbol maçı vardır. Bu maç, milletin geleceğinin belirlendiği günlerde yapılan bir futbol maçıdır. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, düşmana son darbeyi indirmeye hazırlanırken, taarruzun yeri ve tarihini son derece gizli tutmaya özellikle dikkat etmişti. Cepheyi son kez teftiş etmek ve hazırlıkların tam olup olmadığını anlamak, bu konuda yüksek rütbeli subaylarla son toplantıyı yapmak isteyen Mustafa Kemal Paşa, bu teftişini de saklamak gereğini duymuştu.

                Bu sırada Konya’ya gelerek kendisi ile görüşmek isteyen ünlü İngiliz askeri General Townsend ile görüşmek üzere Ankara’dan birkaç günlüğüne ayrılacağını resmi bir yazı ile hükümete bildirmişti. “Heyet-i Vekile Riyasetine” diye başlayan mektup şöyle devam ediyordu; “Ben, bir iki gün sonra avdet etmek üzere (geri dönmek üzere) General Townsend ile görüşmek için Konya’ya gidiyorum. 24 Temmuz 338 (1922) M.Kemal”.

                Mustafa Kemal Paşa ve aralarında Fevzi, İsmet ve Nureddin Paşalar’ın da bulunduğu yüksek rütbeli kumandanlar Akşehir’de kolordu takımları arasında oynanacak futbol maçını seyre gidiyorlar. Bu maçın asıl amacı, Başkumandan ile kumandanları, düşmana indirilecek nihai (son) darbe konusunda görüşmek üzere bir araya toplamaktı. Yazı 24 Temmuz tarihini taşıdığı halde Atatürk 23 Temmuz 1922 sabahı ortalık aydınlanırken otomobille Ankara’dan gizlice ayrılmış ve aynı gün akşamüstü Batı Cephesi Karargahının bulunduğu Akşehir’e gelmişti. Burada İsmet Paşa (İnönü) ile görüşen Atatürk, 24 Temmuz sabahı Konya’ya gitmiş ve General Townsend ile ilan olunan görüşmesini yapmıştı.

Bu görüşme nedeniyle Konya’da birkaç gün kalan Mustafa Kemal Paşa, bu sırada 28 Temmuz 1922 günü Akşehir’de subaylar arasında yapılacak iddialı bir futbol maçını da seyre davet olunmuştu. Bu maç, Anadolu Ajansı ve gazeteler vasıtası ile yurda ve bütün dünyaya duyurulmuştu. Bu iddialı futbol maçına ayrıca ordu kumandanları ile bazı kolordu kumandanları davet olunmuşlardı. Başkumandan ve diğer yüksek rütbedeki kumandanların futbol maçını seyre gidecekleri yolunda gazetede yayınlanan haberler, Türklerin daha bir süre taarruza girişemeyecekleri yolundaki kanaati (düşünceyi) daha da kuvvetlendirmişti. Nitekim Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi General Charles H. Smith de ünlü eseri “Gazi Mustafa Kemal” de bunu açıkça belirtiyor ve şöyle diyordu;

                “Bu yoldaki haberler gazetelerde ön planda yer alıyor ve yayılıyordu. Bu söylentiler, Türk ordusunun daha bir süre herhangi bir bulunamayacağı kanaati uyandırıyordu. Bilhassa (özellikle) Yunan ordusu böyle düşünüyordu. Dünya basınında Kayıtsızlığa alışmış ve teseffüh etmeye (kokuşmaya) başlamış Türklerden ne beklenir ki?” diyordu…

                Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa (Çakmak), Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa (İnönü), Birinci Ordu Kumandanı Nureddin Paşa, İkinci Ordu Kumandanı Yakup Şevki Paşa ve Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım Bey (General Asım Gündüz) ile birlikte Akşehir sahasındaki Kolordu Subayları ile Batı Cephesi Subayları arasındaki iddialı futbol maçını ilgiyle izlemişti. Akşam Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ve Ordu Kumandanları ile diğer yüksek rütbeli subaylarla büyük bir toplantı yapan Başkumandan, “Büyük Taarruz” hakkındaki planlarını onlara açıklamış ve gereken direktifleri verdikten sonra kesin tarih de yine bu maç akşamı yapılan büyük toplantıda belirlenmişti.

                Böylece Atatürk’ün seyrettiği bu ilk futbol maçı, memleketin kaderinde pek önemli bir yeri ve rolü bulunan, hayati bir toplantıyı kamufle eden, özel ve önemli bir maç olarak tarihe geçti. General Sherrill de ünlü eserinde bu noktayı vurgulamaktadır. “Ankara’ya dönerken gece karanlığında Türk hatlarının merkezine vararak tümen ve ordu kumandanlarıyla toplanıp taarruz saati ile birlikte düşmana indirilecek darbenin bütün teferruatını görüşecek ve nihayet bir futbol maçı seyretmenin verdiği neşeyi yüzünde taşıyarak Ankara’ya dönecekti”.

                28 Temmuz 1922 günü Akşehir’de yapılan bu futbol maçını büyük bir kalabalık da izlemişti. Her şey öylesine büyük bir gizlilik ve tabiilik (doğallık) içinde geçmişti ki, Başkumandan, Genelkurmay Başkanı, Batı Cephesi Kumandanı ve Kurmay Başkanı ile Birinci ve İkinci Ordu Kumandanlarının seyirciler arasında bulundukları maçta takımların Kolordu Subayları ile Batı Cephesi Subaylarının teşkil etmesi (oluşturması) ve böylece Akşehir’de büyük seviyede bir askeri heyetin toplandığı kimsenin dikkatini çekmemişti. Bu maç, ana amacının kusursuz bir kamuflajı (gizlemesi) olmuştu…

ataturk_600

 ATATÜRK VE HAVACILIK

                Daha 1930’larda “İstikbal Göklerdedir” diyen Atatürk, havacılığa gereken önem ve değeri vermesini bilmişti. Havacılığın bir spor dalı olarak benimsenmesi ve Türk gençleri arasında yerleşmesini yürekten arzulayan Atatürk, Türk Kuşu’nun kuruluşunda olduğu gibi, çalışmalarında da verdiği yönlendirmeler, emirler ve direktiflerle baş rolü oynamıştır.

                Türk Kuşu’nu sıcak bir ilgi ve yürekten bir münasebetle destekleyen Atatürk, manevi kızı Sabiha Gökçen’i de Türk havacılığına kazandıran kişi olmuştur. Sabiha Gökçen yalnız sivil havacılık değil, askeri havacılık alanında da uluslar arası bir üne ve değere sahip bir havacımız olmuştur.

                Atatürk 3 Mayıs 1935 günü faaliyete geçen Türk Kuşu çalışmalarını yakından takip ettiği gibi, Sovyetler Birliği’nden getirilen iki planörün deneme uçuşlarını da bizzat izlemiş, hatta bununla da yetinmeyerek bir planöre binip bunun çalışma şekli hakkında ilgililerden bilgi almıştır.

                Büyük Atatürk, genç Türk havacılarının bu sporda gelişmelerini sağlamak amacıyla yetenekli genç havacıların yurt dışına gönderilmesini ve orada ihtisas (öğrenim) yapmalarını arzulamıştı. Onun emir ve direktifleriyle başta Sabiha Gökçen olmak üzere bazı Türk havacıları 1935 yılı Temmuz ayında Sovyetler Birliği’ndeki Koktobel Planör Okulu’na giderek, orada bu spor dalı üzerindeki bilgilerini güçlendirip, tecrübelerini arttırmışlardı. Bu uzman planörcüler yurda dönüşlerinde Türk kuşu kadrosunda öğretmen olarak görev yapmışlar, bildiklerini ve öğrendiklerini genç havacı kuşaklara öğretmişlerdir…

    ATATÜRK VE OKÇULUK

Büyük Atatürk, Türk’ün ata yadigârı sporlarından biri olan okçuluğa karşı da büyük ilgi göstermiştir. Bir zamanlar Türk’ün şanına şan katan bu sporun yeniden gelişmesi yolunda ilk emir ve direktifler Atatürk’ten gelmiştir.

Atatürk’ün emir ve direktifleriyle "millî sporumuz okçuluğun canlandırılması, gelişmesi ve eski şöhretine yeniden sahip olabilmesi" amacıyla ilk adım 1937 yılında atıldı. Bu ilk adımda ünlü kemankeş Tozkoparan Miri Âlem Ahmed Ağa’nın soyundan gelen, İbrahim Özok ve Bahri Özok kardeşlerle birlikte, İkinci Sultan Mahmud devrinin ünlü kemankeşlerinden olup yine o tarihlerde ilk okçuluk kitabını yazan Mustafa Kâni (Kemankeş Mustafa)’nin torunlarından Vakkas Okatan’ın, Prof. Necmeddin Okyay’ın, Hafız Kemal Gürses’in ve o tarihlerde Beyoğlu Vakıflar Müdürü olan, değerli tarihçi Halim Baki Kunter’in payları büyüktür. Beyoğlu Halk Evi’nin bünyesi içinde kurulan "Ok Spor Kurumu" tertiplediği okçuluk yarışmalarıyla bu yolda önemli girişimlerde bulunduğu sırada gençlerden de büyük ilgi görmüştür. Kızlı erkekli 30 kadar genç okçuyla birlikte çalışan, eski ünlü okçular, bu sporu yeniden geliştirirken aynı zamanda büyük emekler vererek "Ok Spor Müzesi"ni kurmuşlardır. Bu müze, Türk okçuluk tarihine ait paha biçilmez eserler ve hatıralarla donatılmıştır.

Atatürk, hastalığının hızla ilerlediği bir döneme rastlamasına rağmen, bu kulübün faaliyetleriyle yakından ilgilenmiş, millî sporumuz olan okçuluğun gelişmesi ve eski şöhretine yeniden sahip olabilmesini yürekten arzulamıştır.

Ancak Atatürk’ün ölümüyle okçuluk sporu hamisiz kalmış, Ok Spor Kurumu ve eşsiz değerleri sinesinde barındıran Ok Spor Müzesi, kütüphanesi ve arşivi ile bir gece içinde kapatılmış, kulübün dolaplarında bulunan eski Türk okçuluğuna ait paha biçilmez değerdeki müze, kütüphane ve arşiv yağma edilmiştir.

Türk okçuluğu uzun bir duraklamadan sonra Büyük Atatürk’ün okçuluk sporuna karşı olan ilgisini yakından bilen Celal Bayar’ın, cumhurbaşkanı olmasıyla yeniden ele alınmış ve onun, özel olarak görevlendirdiği ünlü kemankeş Tozkoparan’ın torunlarından Fazıl Özok tarafından derlenip toparlanarak gelişimi sağlanmıştır. 

ATATÜRK’ÜN SEYRİNE DOYAMADIĞI GÜREŞ MÜSABAKASI

Atatürk’ün izlemekten haz aldığı bir diğer spor dalı da güreşti. 19 Eylül 1933 akşamı İstanbul Maksim Salonu’nda, Türkiye ve İtalya arasında grekoromen güreş karşılaşmaları yapılıyordu. Dönemin ünlü spor yazarlarından biri olan, uzun yıllar "Spor Âlemi" dergisini yayımlayan ve Eşref Şefik Atabey’le birlikte radyoda spor karşılaşmaları anlatan Sait Çelebi, aynı zamanda güreş karşılaşmalarının organizatörlüğünü de yapıyordu. Karşılaşmalar başladıktan bir süre sonra salonda birden bir dalgalanma oldu, kulaktan kulağa uğultu hâlinde Atatürk’ün salona geldiği haberi yayıldı ve salonda heyecanlı bir bekleyiş başladı.

Mustafa Kemal Atatürk güreşleri Dolmabahçe Sarayı’nda radyodan naklen dinlemekte iken heyecanını yenememiş ve karşılaşmaları yerinde izlemek için yanındakilerle birlikte yola çıkmıştı. Ancak güreşlerin hem düzenlenmesinde, hem de radyodan sunumunda görevli olan Sait Çelebi, Mustafa Kemal Atatürk’ün Maksim Salonu’na gelmekte olduğu haberi kendisine iletildiği anda büyük bir telâşa kapılmıştı; çünkü salon iğne atılsa yere düşmeyecek denli kalabalıktı. Sait Çelebi bu zor durumunu anılarında şöyle anlatmaktadır:

"Başım sıkıştığında hep yaptığım gibi yine çeneme başvurdum. Mikrofonu bırakıp yüksekçe bir yere çıktım ve avazım çıktığı kadar, ‘Gazi Hazretleri teşrif ediyorlar, yer açın!’ diye bağırdım. O mahşerî kalabalık bir anda heyecanla dalgalandı. Millet birbirini ezmek pahasına yol açtı. En ön sıraya koltuklar konuldu. O sırada Gazi Hazretleri yanındakilerle birlikte kapıda göründüler.

Gazi Hazretleri salona girdiğinde minderdeki Arabacı İsmail, İtalyan rakibi ile güreşmekteydi, ancak güreş durdu. Minderde olanlar da salondakiler diğer güreşçiler gibi misafiri selâmladılar.

Gazi, mahşerî kalabalığın doldurmuş olduğu Maksim Salonu’nun havasının çok bozulmuş olduğunu fark ederek ilgilileri uyarmış ve salonun bütün pencereleri açılmıştı. Arabacı İsmail bundan sonra güreşe devam etmiş ve İtalyan rakibini sayı ile yenmişti. Sıra, Saim (Arıkan)’in İtalyanların ünlü güreşçilerinden biri olan Lombardi ile yapacağı karşılaşmaya gelmişti."

Karşılaşmanın sonrasını Saim Arıkan anılarında şu şekilde anlatır:
"Sıra bana gelmişti. Heyecanım son haddini bulmuştu, gongun bir an önce vurmasını bekliyordum. Karşımdaki rakip 72 kiloda İtalya şampiyonu ve Avrupa ikincisi Lombardi idi. O zamanki güreşler onar dakikalık iki devreden yirmi dakika sürerdi. Nasıl güreştiğimi anımsamıyorum. Fakat sonradan bana anlattıklarına göre fırtına gibiymişim, Lombardi ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynamışım.

Atatürk karşılaşmaya kendini o kadar kaptırmış ki, ‘Hayatımda bundan daha zevkli ve daha heyecanlı bir şey gördüğümü anımsamıyorum.’ diyormuş. Karşılaşmanın daha birinci devresi bitmeden, 9 dakika 30 saniyede İtalyan’ın sırtını yere yapıştırdım. Tuş anında, daha İtalyan’ın üstündeyken başımı çevirip Atatürk’e baktım. O koca adam, o büyük kahraman ayağa kalkmış, ellerini de havaya kaldırmış, ‘Yaşa! Yaşa Saim!” diye bağırıyordu. Benim için bundan daha büyük bir armağan, bundan daha unutulmaz bir anı olabilir miydi?"

Türk güreşinin bu tarihî olayı ve Atatürk’ün o zamanlar henüz üzerinde pek durulmayan sporcu sağlığına verdiği önem, Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın 25 Ekim 1933 günü Ankara’da yapılan Yedinci Genel Kurul Kongresi’nin kitap olarak yayımlanan tutanaklarının 93. sayfasındaki, Güreş Federasyonu Başkanı Ahmet Fetgeri Aşeni’nin raporunda şöyle anlatılmaktadır:

"19 Eylül 1933’te İtalyanlarla yapılan üçüncü karşılaşmaya büyük ve değerli varlıklarıyla onur veren Büyük Gazimiz salondaki izdihamı görerek salonun bu hâliyle güreş için uygun olmadığına işaret ettiler ve ivedilikle açılması mümkün olan bütün hava deliklerinin açılmasını emir buyurdular. Nitekim karşılaşmaları onurlandırmak yoluyla Türk gençliğine en büyük şerefi kazandıran Büyük Gazimizin, salonun elverişsizliği yüzünden kendilerine borcumuz olan istirahatlarının sağlanamamış olması, federasyonumuzu eşi görülmedik biçimde üzmüştür. Hiç kuşku yoktur ki bu eksiklikle ilgili bütün makam ve kişiler de duyduğumuz üzüntüyü aynen duymuşlardır. Ancak bütün bunlara karşın zorunluluklar bizi yine bu üzüntüye sürüklemektedir."

 

   
© Copyright 2008 TED Eskişehir Koleji
Aktif Ziyaretçi : 5